12 Eylül 2016 Pazartesi

Devlet ve Otonomi - Félix Guattari

Çeviren: Oğuz Karayemiş
Devlet kapitalistik öznelliğin üretiminde temel bir role sahiptir. Devlet her şeyin çocuksulaştırılan öznelliğin üretilmesiyle bağımlılık ilişkisi içinde geçmesi zorunluluğuna dayanan bir "arabulucu devlet", "ihtiyat devleti"dir. Devletin bu genişletilmiş işlevi, ki onun yönetimsel, finansal, militer ya da polis güçlerinden çok daha geniş kapsamlıdır, örneğin ABD'de refah devleti denilen bir destek [sübvansiyon da denilebilirdi. -çn] sistemi tarafından yürütülür. Bu bir "vadeli maaş" sistemidir; bir grubun kendini düzenlemesine, kendini biçimlendirmesine, kendini disipline etmesine sebep olan bir destek sistemi ve bir enformasyon, inceleme, denetim, hiyerarşi, teşvik vb. sistemidir. Devlet bu dallanıp budaklanma dizisi, "kolektif donanımlar" dediğimiz kurumların bu tür bir köksapıdır. Devletin merkezsizleştirmeden bahsedildiğinde korkmamasının nedeni budur. Aynı zamanda partilerin kendi programlarında öz-yönetim önerilerini içermekten korkmamasının nedeni de... Örneğin Fransa'da, siyasi partiler ve sendikalar resmi olarak kurulmuş ilişkiler sayesinde devlet tarafından tamamen desteklenmektedir.

Kapitalistlerin ve ayrıca (klasik ve/veya Marksist) sosyalist partilerin bütün tutumları, belli bir kavrayış doğrultusunda "ilerlemenin" teşvik edilerek kapitalist akışlara giriş sürecini hızlandırmaktır. Onlar için, asıl önemli olan şey devletin bu işlevinin gelişmiş olması, diğer bir deyişle, Avrupa'da varolanlar gibi klasik kolektif donanımlarda bir artışın olmasıdır. Gündelik yaşamda, arzu ekonomisinde değişiklikler yapmaya dair sorunlara gelince, bu sonraya kalabilir. Ama tarih bize bu ayrımın hiç de uygun olmadığını göstermektedir: bir toplumsal mücadelenin çeşitli aşamalar halinde kavranışı, toplumun dokusunun onarılmasına, özyönetime ve toplumsal değerli kılmaya dair sorunsalların daima ertelenmesine, sönümlenmesine götürmektedir. Burada meydana gelen şey, kapitalistik öznelliğin ve bütün toplumsal sahada kurulmuş devlet kurumlarının bu işlevinin, iktidarlarını elden bırakmaya en küçük bir niyeti olmayan yeni bürokratik kastlar ve yeni elitler lehine işlemesidir.
Şu gerçeği vurgulamalıyım ki, bu yalnızca üretim işlevleriyle ilişkili olarak yer almaz. Bizler aynı zamanda, cinsiyetimiz olmak zorunda olsun ya da olmasın kiminle ya da nasıl olacağımız konusunda, emzirmek zorunda olalım ya da olmayalım nasıl emzireceğimiz konusunda da karar vermek için refah devletine başvururuz. Devlet iktidarının bu çocuksulaştıran işlevi, davranışların ve toplumsal etkinliğin denetim şebekeleriyle sınırlanmayan son derece küçültülmüş bir düzeyde yer alır. Bu modelleme de bilinçsiz temsilleri etkiler. Belki de bu, Althusser'in "devletin ideolojik aygıtları" kavrayışı ile bu kavrayış arasındaki farkın uzandığı yerdir. Bu yalnızca toplumda somutlaşmış bu görünür donanımlara dair bir sorun değildir. Devlet ayrıca uyumlulaştırmanın görünür olmayan bir düzeyinde de işler.
Yardımsever [assistentialist] devlet, nüfusun önemli bir bölümünü ekonomik devrelerin dışına süren bir tecritin örgütlenmesi ile başlar. İkinci aşamada devlet bu insanlara yardım sunarak kurtarmaya gelir, fakat onların başından sonuna dek denetim sisteminden geçmesi koşuluyla... Tek gerçek otonomi ve yaşamın hakiki bir yeniden sahiplenilmesi, bireylerin, ailelerin, temel ve birincil toplumsal grupların kendi mahallelerinde istedikleri kurumları kendileri için seçebilmeleri ölçüsünde olabilir. Yani sorun, bu sorunsalların yönetiminin, sürekli destek, bir tür psikolog ya da psikiyatrist için hizmet noktası kurulumu, devletin gelip herhangi bir yere kurduğu standartlaştırılmış kurumlar talep etmeksizin devralınması sorunudur.
Hadi Brezilya'da sol oluşumların iktidarı almada başarılı oldukları bir bilimkurgu senaryosu hayal edelim. Böyle bir durumda, hemen onlara şu soruyu sormak gerekecektir: "Niyetiniz Avrupa çizgisinde bir modernist rotayı takip etmek midir?" Bu, insanların mükemmel maaşlar ve statüler ile çok iyi inşa edilmiş kurumlara sahip olacakları anlamına gelecektir. Fakat bu aynı zamanda, tümüyle ezilmiş özneleşme tarzları üretmek için hepsinin makinedeki işçilere dönüşeceği anlamına da gelecektir.
Eğer otonomi sürecinin olumlanması ile mücadele için devasa makinelerin varoluşun gibi iki tip hedefin bir arada varoluşu engellenmeye devam ederse, izlenimim şu ki, ne yazık ki büyük sorunların yönetimine bakacak ve tüm azınlıklarla ilgilenecek olan, ister sağdan ister soldan olsunlar, aynı tür siyasi oluşumlar olacaktır. Duruma bağlı olarak, bu oluşumlar "Rahat olun, azınlıkların sorunlarını çözümleyeceğiz" diyecek ve çeşitli bakanlıklar bir gecede ortaya çıkacaktır: siyahlar, kadınlar, deliler vb. için bakanlıklar. Bunu söylüyorum zira şu anda Avrupa’da şeylerin az veya çok meydana gelme tarzı budur. Bizler bakanlıklarda "Bay Müptelalar", "Kadınların Durumu Hanım", "Bay Ekoloji" vb. kişiliklere sahibiz. Marjinallikler dahi statüye sahiptir. Fakat bu tam da, onların kolektif donanımlara ve eşdeğerlerine girişinin ve belirli bağlamlarda onların kapitalistik öznelliğin üretiminin failleri yapılmasının tasdikidir. Ve bu sıklıkla şaşırtıcı belirsizlik koşullarında gerçekleşir. Kuşkusuz bizler bu iki mücadele türünü aynı anda geliştirebilen bir politik yapı icat etmekte başarısız olduk ve sanırım bunun nedeni özünde hareketlerin tükenmiş hale gelmeleriydi.
Bunu vurgulamamın nedeni, eğer her türden azınlıklar, marjinal insanlar, güvencesiz işlerde çalışanlar, hâkim yaşam ve disiplin tarzlarını reddedenler, ister kapitalist ister sosyalist olsun devlet iktidarından onlara çözümler vermesini nazikçe beklemek durumundaysa, uzun süre beklemeyi göze alacağız. Yani, bir kez daha toplumun bütün bu yaşamsal kısmının çöküş fenomeniyle karşılaşma riskini göze alacağız. Ve belki de kendimizi çok daha büyük bir riske atıyoruz: durum, sağ kanıtın, iktidarı alabilecek tanıdığımız birinden çok daha aşırı olacağı bir yön alacak. Ve sağ kanat iktidarı nasıl elinde tutacağını çok iyi bilmektedir.
Neredeyse iletilemez olanın teğetinde olan tekilleşme süreçlerinin seçim kampanyaları süresince sürdürüleceğinden nasıl emin olunabilir? Tekilliğimizin sandığa yerleştirilmesiyle mi? Oylamada mı? Tekillik parmaklarımızdan kayıp gidecektir. Böyle olunca da besbelli ki, ekonomiyi ve politikayı yöneten yasaların bilgisine göre bir toplumu, toplumsal düzeni yönetebileceğini düşünen bu tarz bir aptal, gerici rejimi devirmek istiyorsak, bu tarz bir engele karşı koymak istiyorsak, bunu kendi küçük yaylamıza şiir düzerek ya da kendimizi muhteşem hissettiğimiz küçük homoseksüel uzamlar kurarak ya da çocukların eğitimi için alternatif formüller icat ederek vb. yapmayacağız. Tüm bu şeyleri bir araya getirebiliriz, fakat bütün bunlara rağmen, Şili'de ya da diğer yerlerde iktidarları deviremeyiz. Bu durumda, dünyada oldukları yalın olgusu ile ilgilenen insanların kesin, radikal izolasyonu riskine maruz kalırız. Devlete hesap vermeksizin, nasıl düşüneceğini, nasıl konuşacağını ve nasıl sevişeceğini bilmek için devlete bağımlı olmaksızın yeryüzünde olmak, yaşamak zorunda olmak, ölmek zorunda olmak, yeniden üretmek zorunda olmak, kendi yolunu bulmak zorunda olmak son derece tekildir. Varoluşsal tekilleşme süreçleri ile toplumsal sahayı örgütleyen tüm bu muazzam, ağır, militarize, silahlı yapılar arasında total bir ayrışma riskine maruz kalacağız. Ve sonra hiç şüphesiz, toplumlarımızda işleyen barbarlık ve aptallık tarzının altını oyabilen, değişimin gerçek enerjilerine ve aygıtlar yaratmak için süreçsel dönüşümlere izin veren, yeni bir mantık, yeni bir pragmatik icat etmeye mecburuz. Benim görüşümce, şu an bunlar bizim en büyük problemlerimizdir.


Félix Guattari & Suely Rolnik, Molecular Revolution in Brazil, Semiotext(e)trans. Karel Clapsow & Brian Holmes, sf: 208-212'den çevrilmiştir.

5 Eylül 2016 Pazartesi

Sınıf Mücadelesi ve Otonomi - Félix Guattari

Çeviren: Oğuz Karayemiş

Kapitalist sistemin sorgulanması artık sadece büyük ölçekli toplumsal ve politik mücadeleler alanına ait değil, fakat ayı zamanda benim “moleküler devrim” adı altında gruplandırdığım her şeye aittir. Şu açık ki, moleküler devrim sadece azınlıklarla sınırlandırılmamıştır, fakat aynı zamanda bireylerin, grupların ve sistemin kendi öznellik üretiminin boyutlarında sorgulanmasına benzer şeyleri de içermektedir.


Eğer Entegre Dünya Kapitalizminin öznellik üretiminin kontrolü tarafından da sürdürüldüğü hipotezini kabul ediyorsak, öncelikle ekonomik ve politik alanları kuşatan toplumsal antagonizmaların artık değişmiş olduklarını da görmeliyiz. Artık bu yalnızca bir üretim ya da politik ifade araçlarının ele geçirilmesi sorunu değildir, fakat aynı zamanda ekonomi-politik alanının terkedilip öznel ekonomi alanına girilmesi sorunudur.

Bu bakımdan, öznellik sorunsalı Marksizminkinden tamamen farklı terimlerle ortaya konulmalıdır. Marksizm için, arzuya, sanata, dine ve fikirlerin üretimine dair sorun, diyalektik olarak üretimin altyapısına bağımlı olan üstyapı alanına aittir. Fakat bir defa öznelliğin üretimi açıkça üretimin altyapısının içinde bulunur, altyapı ile üstyapı arasındaki karşıtlığı sürdürmek imkânsızdır. Entegre Dünya Kapitalizmini anlamak ve sorgulamak için kendimizi bir ekonomi-politik okumasıyla sınırlandırmamız mümkün değildir.

Bana öyle geliyor ki, gezegenin şimdiki esas tarihsel olayları basitçe stratejik ilişkiler, sosyoekonomik belirlenimler ve bu tarz ıvır zıvır yoluyla açıklanamaz. Bu tarz belirlenimler şüphesiz hâlâ mevcuttur. Aşikâr ki, stratejik iktidar ilişkileri ‑sınıf, kast ve benzeri ilişkiler‑ temelindeki toplumsal antagonizmalar ortadan kaybolmadı ve analizin ile başvurunun belirli seviyelerine bağlıdır. Ekonomik ve toplumsal çatışmalar temelindeki yaklaşımlar geçerli olmayı sürdürüyorlar. Fakat, bazen büyüleyici bazen felaket benzeri çoğu fenomen, teorinin bu tarzıyla açıklanamaz. Örneğin, İran’daki, Afganistan’daki ya da Polonya’daki mücadele için aşırı bir potansiyel taşıyan bir dizi dinsel fenomenin acilliğini düşünüyorum. Bu tarz fenomenleri anlamak için, arzu ekonomisine dair sorunsalları da dikkate almak gerekir, zira öteki türlü bu ekonominin daha muhafazakâr eğilimlere bırakılması tehlikesi yaşarız −örneğin, piskoposluk içinde var olan eğilimler; ister ilerici, Marksist ya da bürokratik olsunlar.

Félix Guattari & Suely Rolnik, Molecular Revolution in Brazil, Semiotext<e>, trans. Karel Clapsow & Brian Holmes, sf: 196, 197'den çevrilmiştir.

28 Mayıs 2016 Cumartesi

68 Mayıs'ı Yaşanmadı - Gilles Deleuze & Félix Guattari

[Gezi Olayı'nın yıldönümünde "olayın bitimsizliği" üzerine düşünmek isteyen herkese ve hiç kimseye. -KDE]

1789 devrimi, Paris Komünü, 1917 devrimi gibi tarihsel fenomenlerde, nedensel serilere, toplumsal belirlenimlere indirgenemeyecek bir olay yanı hep olmuştur. Tarihçiler bu bakışı pek sevmezler, onlar nedensellikleri sonradanlık-yoluyla canlandırırlar. Fakat olayın kendisi nedenselliklerle bir yerinden çıkma veya bir kopuş halindedir. Bu yasaya göre bir yolundan çıkma, bir çatallanma, yeni bir olabilirlikler sahasına açan sağlam olmayan bir durumdur. Prigogine bu durumlardan, fizikte dahi, küçük farklılıkların birbirlerini ortadan kaldıracağına yayıldıkları ve birbirlerinden tamamen bağımsız fenomenlerin rezonansa, birleşmeye girdikleri durumlar olarak söz eder. Bu anlamda bir olay bastırılmış, ihanet edilmiş, kapılmış, engellenmiş olabilir, ama bu, yine de, aşılamaz bir şeyler taşımasını engellemez. Vazgeçmiş olanların söyledikleri bir şey bu: bu aşıldı. Fakat olay ne kadar eski olursa olsun, kendisini aşılmaya bırakmaz: olabilirliğin açıklığıdır bu. Bireylerin içinden olduğu kadar bir toplumun yoğunluğundan da geçer.


Hatırlattığımız tarihsel fenomenlere, farklı doğalara sahip olsalar da, belirlenimler veya nedensellikler eşlik ederdi. 68 Mayıs'ı ise daha çok, normal ve normatif her türlü nedensellikten bağımsız, saf bir olay tarzındadır. Onun tarihi "sağlam olmayan durumların silsilesi ve genişlemiş bir dalgalanma"dan ibarettir. Çok fazla ajitasyon, jestüel, konuşma, aptallık, illüzyon vardı 68'de fakat önemli olan bu değil. Önemli olan, bir görüş fenomeni olmasaydı, sanki bir toplum birdenbire kendindeki hoşgörülemez olanı ve başka bir şeyin olabilirliğini görecekti. "Mümkün yoksa boğuluyorum..." biçimindeki kolektif bir fenomendi. Mümkün ön-varolmuyor, olay tarafından yaratılıyor. Bu bir yaşam meselesi. Olay yeni bir varoluş yaratıyor, yeni bir öznellik üretiyor (beden ile, zaman ile, cinsellik ile, ortam ile, kültür ile, çalışma ile yeni ilişkiler...).

Bir toplumsal dönüşüm ortaya çıktığında, ekonomik ve politik nedensellik çizgilerini izleyerek etkileri ya da sonuçları değerlendirmek yeterli değildir. Toplumun yeni öznelliğe tekabül eden kolektif düzenlemeler oluşturmaya muktedir olması gerekir, öyle ki dönüşümü isteyebilsin. İşte gerçek bir "yeniden değişme" budur. Amerikalıların New Deal'i, Japonların hamlesi, her türlü bulanıklık ve hatta gerici yapılarla, fakat aynı zamanda olayın taleplerine yanıt olabilecek yeni bir toplumsal durumu oluşturan yaratım ve inisiyatif yönüyle çok farklı öznel yeniden değişme örnekleri olmuştur. Fransa'da ise, tam tersine, iktidarlar 68'den sonra hiç durmadan "sakinleşecek" fikriyle yaşadılar. Ve gerçekten de sakinleşti, fakat felaket koşullarda. 68 Mayısı bir krizin sonucu olmadığı gibi bir krize reaksiyon da değildir. Daha çok tam tersi geçerli. Bugünkü güncel kriz, Fransa'daki güncel krizin çıkmazları, Fransız toplumunun 68 Mayısını doğrudan özümseyebilme kapasitesine sahip olamamasından kaynaklanmaktadır. Fransız toplumu, 68'in istediği şekliyle öznel yeniden değişmeyi kolektif boyutta hayata geçirmede radikal bir güçsüzlük göstermiştir. O andan itibaren "sol" koşullar altında ekonomik bir yeniden değişim nasıl hayata geçebilir? İnsanlara hiçbir şey önermeyi bilemedi: ne okul alanında ne de çalışma alanında. Yeni olan her şey karikatürize edildi, marjinal bir hale getirildi. Bugün görüyoruz ki Longwy'nin insanları çeliklerine, süt üreticileri ineklerine vs. sarılıyor: yeni bir varoluşun düzenlemesi, kolektif bir yeni öznellik 68'e karşı reaksiyonlar tarafından, sağdan olduğu kadar soldan da, öncesinden ezildiğine göre başka ne yapabilirlerdi? Hatta özgür radyolar bile buna dahil oldu. Her defasında mümkün yeniden kapatıldı.


68 Mayısının çocuklarını her yerde görüyoruz, kendileri de bilmiyor ve her ülke kendine göre bunlardan üretti. Durumları hiç de parlak değil. Genç kadrolar değil bunlar. Garip bir şekilde kayıtsızlar, fakat her şeyden de haberleri var. Talepkâr ya da narsist olmaktan vazgeçtiler fakat iyi biliyorlar ki enerji kapasitelerine, öznelliklerine bugün hiçbir şey yanıt vermiyor. Hatta güncel reformların daha çok onlara karşı olduğunu da biliyorlar. Yapabildikleri oranda kendi işlerine bakmaya karar verdiler. Bir açıklığı, olabilirliği muhafaza ediyorlar. Şiirleşmiş portrelerini Coppola Rusty James'te yapıyor. Aktör Mickey Rourke açıklıyor: "Biraz kenarda bir kahraman. Hell's Angel tipinde değil. Hücreleri gri ve üstelik zevkli biri. Sokaktan ve üniversiteden gelen bir kültür karışımına sahip. Onu deli eden de bu karışım. Hiçbir şey görmüyor. Onu işe alacak herhangi birinden daha çılgın olduğu için kendisi için hiçbir iş olmadığını biliyor..." (Libération, 15 Şubat 1984).

Dünyanın tamamında böyle. İşsizlikte, emeklilikte ya da okulda kurumsallaştırdığımız, engelleri örnek alan kontrol altındaki "terk etme durumları". Kolektif boyuttaki aktüel öznel yeniden değişimlere örnek olarak elimizde Amerikan tipi vahşi kapitalizm, ya da İran'daki gibi bir radikal islam, Brezilya'daki afro-amerikan dinler var, bunlar yeni bir entegrizmin karşıt figürleri (buraya bir de Avrupa'nın yeni-papacılığını eklemek gerekecek). Avrupa'nın önerecek hiçbir şeyi yok ve Fransa ise, zorunlu ekonomik yeniden değişimleri yukarıdan gerçekleştirecek, son derece silahlanmış ve Amerikanlaşmış bir Avrupa'dan başka bir arzuya sahip değilmiş gibi gözüküyor. Buna rağmen olabilirlikler alanı başka bir yerde: barışçılık, doğu-batı aksını izleyerek, çatışma, silahlanma ve aynı zamanda ABD ve SSCB arasındaki paylaşım ve ortaklık ilişkilerini dağıtacak bir özne olarak kendisini önerebilir. Yeni bir enternasyonalizm, kuzey-güney aksını izleyerek, artık sadece üçüncü dünya ile işbirliği üzerine kurulmayacak, fakat zengin ülkelerin kendilerindeki üçüncü-dünyalılaşma üzerine kurulacak yeni bir durumdan söz edilebilir (örneğin, Paul Virilio'nun analiz ettiği gibi, metropollerin gelişimi, şehir merkezlerindeki bozulma, Avrupalı bir üçüncü dünyanın yükselişi). Sadece yaratıcı olduğunda bir çözümden söz edilebilir. Bu yaratıcı yeniden değişimler bugünkü krizi çözmekte yardımcı olabilir ve genelleşmiş bir 68 Mayısının, çatallaşmanın, genişlemiş bir dalgalanmanın nöbetini devralabilirler.

Deleuze, Gilles, İki Delilik Rejimi, Bağlam Yay., Çev: Mahir Ender Keskin, sf: 239-243
 
 
Copyright © Kavram ve Duyum
Blogger Theme by BloggerThemes